TOPLIST

Ekşi Sözlük’de En İyi 20 #Kadıköy Yazısı

Ekşi Sözlük’de #Kadıköy etiketi ile yayınlanan yazılardan en iyi 20 tanesini sizler için seçtik
1-
istanbul denen ilin en huzurlu (huzur evi gibi diil kesinlikle!) ilçesi.
canınız otların üstünde, deniz kenarında uzanarak muhabbetle içmek istiyosa moda’ya gidersiniz (taksimde böyle bi olasılık yoktur), çayınızı, kahvenizi yudumlayarak, muhabbetle tavla oynamak istiyosanız orta kapı’ya gidersiniz, eve gitmeye üşendiyseniz, o gün de paranız varsa muhabbetle karga’ya gidersiniz, koltuklara yayılıp muhabbetle müzik dinlemek istiyosanız arkaoda’ya gidersiniz, muhabbetle sinemaya veya şeref büfeye tıkınmaya gidebilirsiniz ya da moda pasajında tahsin abiye gidip muhabbetin allahını tadarsınız.özetle; muhabbetli mekandır kadıköy. 

2-
körler şehri. istanbul’da güneşi, sultanahmet’in arkasında batarken izleyebileceğin tek yerdir. konstantinapolis’i kuranlar haliç varken karşı kıyıda bir şehir kuran bu garip halka kör demişlerdir. ama kadıköylüler onların göremediğini görenlerdir. kadıköy istanbul’a dışardan bakar, ama gördüğünü anlatmaz. bu özelliği kadıköylüleri bir araya getirir. istanbul’un içinde ayrı bir şehirdir. istanbul kadıköy’ü anlamaz, ona garip gelir. kadıköy istanbul’u anlar. içine kapanıktır ve ona dışardan bakar. kadıköy kendi içini sever. dışındakini ise hep seyreder. ve körlerin altıncı hissiyle hisseder. 

3-
ev gibi bişey. taksime içmeye gidersin, ama kadıköy daha farklıdır. gidince bisürü tanıdık insan görürsün…sokaklarını ezberlemişsindir… birisi sorunca istanbullu değil kadıköylüyüm dersin…yaşamayan için çok farklı birşey, anlatamazsın…kadıköyün araq sokaklarını ya da yağmurdan önceki lodosu kadıköyü yaşamayan bir insana nasıl anlatabilrsin ki??

4-
yer yer gotik, yer yer sempatik, zaman zaman da gudik olabilen, sevenine “ben istanbulluyum” deme ayrıcalığından feragati halinde “ben kadıköylüyüm” deme uhreviliğini bahşeden şehir içinde şehir. 

5-
gitgide daha cok eminönü meydanina benzeyen biricik yarim… artik geceleri dolasamiyoruz kadiköy’de amele mezbahasina döndü; tüm otobüslerin son duraklari bi yandan, igrenc ve bir türlü bitmeyen alt yapi calismalari diger yandan..

karanlik ve korkutucu olmaya basladi sanki; her daim canli ve güzel bir kadinken; gothic ve ne düsündügünü asla bilemeyeceginiz bir dehlize cevrildi…
kadiköy’ü kadiköy yaptim diye kurumlanan belediye baskanindan ise sürekli gönderilen sikayet maillarini dikkate almasini diledigim, belediye secimlerinin yaklastigina isaret ettigim eskinin nezih mekani… 

6-
petek büfe, süreyya sineması, kafe kemal, kırıntı, şenzozef, kadıköy anadolu, bahariye caddesi, kuyruğunun nereye baktığı belirsiz altıyol boğası, itfaiye müzesi, iskele, çarşı, opera pasajı, galeri murat, yoğurtçupark parkı, seneler önce orada çocuğunu kaybettiği için şifa yokuşunun altında gelen geçen arabalara yavaş geçmeleri için el sallayan şarapçı amca, cikletçi hasta fenerli ramazan, boklu dere, asabi dondurmacı, reks sineması ve düğün salonu, yoğurtçupark yazlık sineması, sahaflar, moda. bir zamanlar kendi kendine yeten, her sakininin birbirini tanıdığı küçük ve güzel ülke.

ne yazık ki 80’lerin ikinci yarısından sonra hızla bozulmuş, 90’larla beraber ortalığı rock barların basmasıyla bütün sakinliğini ve güzelliğini kaybetmiş, sokakları keş, alkolik ve gürültücü zibidilerle dolup harcanmış orta dünyamız. 

7-
eger karsidan ama ozellikle eminonu tarafindan geliyorsam, vapurdan inip iskleye adimimi attiim anda evime geldim hissiyle yere kapaklanip yeri opesimin gelmesine neden olan mekan… evimin ilce sinirlarinda olmasi, yuruyerek dahi ulasabilecegim yerde olmasi… keyifli yuruyus parkurlari olmasi (kazi calismalarina ragmen) kadikoy merkezin her sokagina girip cikmisliimin ve bir dolu animin olmasi da cabasi… ha birde son bi senedir kocaman da bi balonu var… tavsiye ederim hala binmediyseniz… tranvayida bence cici oldu… yalniz gecenin bir saati icmis halde kadife sokak civarindan taksiye biniyorsaniz imkani ihtimali yok gunduz acitramiyosunuz adamlara, hatta ben bu yakada hic beceremedim bu isi… oysa taksimde falan gunduz acarmisin abi demen yeterli oluyo… neyse vardir bi hikmeti harbiyesi… 

 

8-
yok onun zirvesi yok bunun evliliği yok halısaha maçı diye her hafta illaki bikaç kere gitmek zorunda kaldığım, sırf sözlük yüzünden taşınmayı düşündüğüm bi semt. geceleri otobüs acentalarının önü canlanır 12’den sonra, kuru pilavcı, binbir çeşit sandviççi, mideye dolmacı, simitçi, ve şu an hatırlamadığım bikaç çeşit besinci türer, güneş doğana kadar da takılırlar orda. asla aç kalınmicak, asla ulaşmanın imkansızlaşmicaa bi yer. nasıl ki united kingdom’un güneşi asla batmazsa, kadıköy’ün de dolmuşu bitmez.

kendine özgü bi popülasyonu vardır. birçok yer yayalara ayrılmış gibi görünse de araba girer, devamlı bi “araba?” kıllanması ile yürümek zorundasınızdır. tarihi sinemaları dolby surround’dur, mozaik olmuş hani, yeni eski arası köprü.

bulunmayan filmleri bulma yeridir, “pisipisikopatım” isimli kocaman ve süper lezzetli bi sandviçi 1,5 milyora yiyebileceğiniz büfeler barındıran bi yerdir.

taksim’den sonra istanbul’u istanbul yapan süper bi yerdir. istanbul güzel bi şehirse, biraz da kadiköy yüzündendir. 

9-
kadikoyun guzelligi yasamda yatar..yasamin guzelligi yansimistir buraya..soyle ki, istanbulun besiktas, taksim, eminonu gibi diger merkezlerinde tarihi, turistik dokular varken, yaslisi genci buralara giyinip kusanip gezmeye, görmeye, ya da transit gecis yapmaya giderken kadikoyde yasami bulursunuz. gunluk kiyafetleriyle gunluk islerini halletmeye calisanlari, sagda solda bir yorgunluk kahvesi icip soluklananlari, evinden cikip temiz hava yuruyusleri yapanlari, emeklisini, ogrencisini..kisacasi yasamin kendisini bulursunuz..oldugu gibidir kadikoy, makyajsiz, en yalin haliyle. 

10-
yağmur kuşağının sarmaladığı tahta yıldızlardan, çölün ortasın da ki eve süzülen bir dilek gibidir kadikoy. yürümekten bıkmadığım. inadına arabayı günlerce uzaklara bıraktığım. unuttuğum. üzerine yarım ay votka içtiğim. akşamları yaşam kesintileriyle bir uzayıp giden dolmuş sıralarında; denizden yüzüne bulaşan tanrıda. gökyüzüne baktığında ne görmek istersen o ve yanında. orada, karanlıkta, çizgi roman artığı caddelerde ve heyecan, ve yıkılmış krallıkları eski arkadaşlıkların-evlerde monopolly oynamak. bir kaç saniye için dünyanın kralıyım. ve işte tekrar burada, ölürken herşey. zamanımız tükenirken-işaret ettiğinde durmayan taksi gibi. boş evde çalan telefon gibi. mahsenleri bıçakla yaralayan yaşlı adam ve deniz ve şehir-üzerine düştüğüm, insan dediğin ölür. hiç bir şey kalmaz. hiç bir söz; hiçbirresim-mum ışığı yalnız değilken, evlerin terasları sesten çekinmezken, kaybetmişken, okuldan eve dönerken ve hep yalnız. yaşlı adam camiyi sorar-trafik polisi yüzünde sen, gazeteci çocuk yüzünde sen, sakin vapur. gökyüzünde balon. uzakta göktaşlarının dövdüğü bir gezegen. bir semt zihninde; elektrikten önce bir kova su-açık gökyüzü.dükyanlar, menzildeyim-sonu iyi bitmeyecek bunun. kesik, kesik yarınlar-uzakta oturuyorsun diye sana iş vermeyen adamlar. köprü-de. birden hızlanıp duvara çarpma isteği. neden? neden* neden? kara kutu da bir sen bir de ben. uzaklaşmak istemiyorum. seni yanımda götürmek istiyorum. kokunu e-bay’de bedavadan satmak. toprağını marsa gömmek istiyorum. parçalanıyorum. gömlek, yada gençlik yetmez-tuhaf gurbetler çektim. artık evimdeyim. kalp kırılır yen içinde kalır. işte öyle bir günde. tek başıma. sakin. 

11-
beni bana anlatan, bana nefes aldıran tek yer.. birbirinin aynısı sokaklarında kaybola kaybola geçen saatler, her önünden geçtiğinizde usanmadan ‘cd lazım mı abi’ diyen satıcıları, son beşiktaş vapurunun ışıklarının suya yansıması ile benden bir parça olan semt..

öyle bir alışkanlık ki bu semtin havasını solumak, o kalabalığın arasında ‘bir’ olarak yürümek, vazgeçilesi değil kolay kolay.. hayat devam eder, sen kazanırsın, kaybedersin, aşık olursun, bağıra bağıra ağlamak, avaz avaz sevinç çığlığı atmak istersin.. onun kolları 365 gün açıktır.. her sokağında, her bankında, her durağında seni dinlemek isteyen bir çift kulak, teselli edecek sıcacık bir sesin varlığını farkedersin… arkanı döndüğünde seni kollayan, koruyan bir melektir.. en ıssız sokağında, en sapa yollarında bile yalnız olduğunu hissetmezsin, hissettirmez..

evine dönmek istemezsin ki hiç.. evin orasıdır zaten.. bir sokağı, bir parçası olmak istersin kadıköy’ün… bir olmak ve ondan hiç ayrılmamak.. herşeyini onunla paylaşmak, herkesden sakladığın şeyleri ona anlatmak huzur veren tek şeydir çoğu zaman… sahilinde içtiğin bir kavhe, sıcacık bir kafesinde yediğin bir tost kadar ‘kadıköy’ gibidir mutluluk..

gece ışıklarını yakıp, sabah söndürdüğüm odamdır benim kadıköy..

hem en iyiyi, hem de en kötüyü yaşatan en gerçek dostum.. büyük hayaller kurup, çok daha büyük hayalkırıklıkları yaşadığım, kör kütük aşık olup, en bela ayrılık acısını çektiğim, kendimi en küçük ve en büyük hissettiğim yaşama alanım..

benim.. sadece benim.. 

12-
özellikle merkezi ve onun çevresi avrupa yakasının çeşitli bölgelerini birleştirir gibidir. bu anlamda büyülü bir semttir. avrupa yakası’nın özellikli yerleri arasında çektiğiniz trafik işkencesini çekmezsiniz burada, çünkü hepsi bir yürüyüş mesafesindedir.

beşiktaş iskelesi ve onun sağı ve solu feci şekilde beşiktaş’a benzer, eminönü iskelesi’nden indiğiniz zamanki kalabalık ise size eminönü hatırlatır. beşiktaş’tan dolmuşa binip de çıkacağınız istiklal caddesi yerine, yürüyerek bahariye’ye gidebilir ve taksim’e özel birçok şeyi burada da yaşabilirsiniz ve açıkçası beyoğlu’nu hiç de aratmaz burası. istiklal kenarı cafeler yerine, bahariye’ye çıkan tüm yollarda, nişantaşı havası’nı da bulabileceğiniz, cafelerde soluklanabilir, muhabbete dalabilir, nevizade sokağı ya da asmalımescit’e gitmek yerine barlar sokağı’nda*akşamlayabilirsiniz. mecidiyeköy’den çok daha işlevsel bir bilgisayar pazarına sahiptir*. ve elbette, bebek’ten çok daha güzel ve insancıl moda‘sı vardır. nişantaşı’nın ve bebek’in mide bulandırıcı tiki kesimini bağdat caddesi çektiği için genellikle buralarda bulunmak çok keyiflidir. ayrıca söylenmelidir ki, eğer tanışmışlığınız varsa, beyoğlu’ndakini hiç de aratmayacak bir entellektüel kesimi de vardır.

tek problemi, avrupa yakası’nın birçok semtine göre dingin bir yaşantı sunan yerleşim bölgelerinden, özellikle tatil günlerinde, herkesin merkeze gitmeyi tercih etmesidir. eğer kalabalıktan rahatsızlk duyuyorsanız ve çalışmaya dair limitleriniz yoksa, vampirlere has saatleri tercih ederek, hepsinin tadını sonuna kadar çıkarabilirsiniz. 

13-
istanbullu tütün satıcısı inatçı mı inatçı keraban’ın kendisini karşı kıyıya hemencecik geçirebilecek teknelere para kaptırmamak için dolana dolana bulgaristan, kırım, kafkasya, karadeniz üzerinden geçerek 45 gün sonra ucuna değdiği semttir. hemen karşıya geçip üsküdar’daki evinde akşam yemeği yemek isteyen keraban’ı jules verne bir güzel dolaştırır. bu “verne’nin kadıköy’le ne işi olur?” sorusu semte yeni kondurdukları tepe nautilus alışveriş merkezini görünce akla düşer aslında. nautilus denizler altında yirmi bin fersah’ın ünlü denizaltı, kaptan nemo’nun biricik evi. esasında da nautilus böyle sedefli sedefli, kıvrım kıvrım kıvrılan bir kabuğu olan derin mi derin sularda yaşayan bir deniz canlısı. keraban 45 günlük seyahatten sonra, kaptan nemo’ysa tutmuş denizaltıyla gelmiş kadıköy’e. aslında kadıköy’e aslan ve nardan, bağlılıktan ve kutsallıktan, körlükten ve lanetten, doğru söyleyen yalancıdan ve yangınlardan geçerek gelinir. kişisel tarihimi yazmış kadar oldum. yarın yine kadıköy’e doğru yola çıkıyorum buralardan da ondan aklıma düştü. kendimden geçerek geliyorum kadıköy’e. mümkünse. ve şerefine yazıyorum.

nardan mı aslandan mı başlayayım? havada asılı gibi duran sokaklarından, sahilinden ve rıhtımından, parklarından ve merdivenlerinden, trenin tekneyle karşılaşmasından, pek muhterem kitapçılarından, barlarından, cafelerinden ve çarşılarından, caddelerinden ve kütüphanesinden, tiyatro salonundan, tramvaydan ve boğasından, hatta mezarlığından bile, teker teker isim vererek, ifşa ederek bahsedesim var. mekanın sınırlarını yeniden çizesim, hakikaten de aşasım var. haritayı serdim önüme içim içimi yiyor. kadıköy’ün ismi henüz kalkedon’ken orada yunanlı megaralılıar yaşarken gelişmiş olan felsefe ekolünden da bahsetmek istiyorum halbuki. hani şu dört tane meşhur paradokslarından biri yalancı paradoksu, biri boynuzlu olan, biri electra paradoksu, biri zincirleme paradoks olan okul. mesela “ben yalan söylüyorum.” diyen birinin söylediği şey doğru mudur yanlış mıdır? eğer doğruysa yalan söylüyor demektir o yüzden doğru değildir ve eğer yanlışa doğru söylüyor demektir o yüzden yanlış değildir. işte bunlardan bahsedip kadıköy aslında çelişkidir diye bitirmek istiyorum. ama zaten kendi zamanlarında bile bu paradoks üreticileri yeterince işe yaramadıkları, laf salatası yaptıkları için hor görülmüşler. insanlar düşüncenin kendi tuzaklarından ziyade iyiyi ve kötüyü bulmak istemişler. o yüzden rasyonelliği bir kenara bırakıp mitlere dönelim yani megaralıların megara’sına. nardan, bereketten, bağlılıktan başlıyoruz.

kadıköy’ün adı kalkedon (chalcedon)’dan geliyorsa, kalkedonda chalkoarai’dan geliyor ki o da megara ve çocuklarının mezarlarının üzerinde yazmaktadır. tunçun lanetine uğrayanlar (“those on whom fell a curse of bronze”) anlamına gelir. megara heracles’in karısıdır. hera bereket, evlilik ve bağlılık tanrıçası ki simgesi nardır heracles’in üvey annesidir. daha en baştan doğmasını istemediği heracles’e geçici bir delilik nöbeti geçirtir ve heracles karısı megara, oğlunu ve kızını öldürür. hera ham çok güçlü bir bağlılığı, birlikteliği ve teslimiyeti temsil eder hem de müthiş kıskanç, kötücül bir doğası vardır. yani demek istediğim kadıköy’ün adı öyle bir bağlılıktan gelmektedir ki insanı lanetler. nar gibi işte. bereketlidir ama lekesi çıkmaz.

aslanla devam edelim ve işe bak ki yine bir kadının öldürülüş hikayesiyle; kadıköy’lü azize euphemia’nin şehit ediliş hikayesi. azize dememden de anlaşıldığı gibi isa çoktan doğdu ve milattan sonra dördüncü yüzyıla geldik. yine de kalkedon’da yani kadıköy’de paganlığın devam ettiği tarihler. yunan mitlerindeki vahşet mi daha fazladır yoksa hristiyanlığın şehitlik hikayelerinde mi karar vermesi zor. euphemia, kısaca effie’dir ve güzel konuşan anlamına gelir, ares’e kurbanlarını sunmak için katılınması zorunlu olan festivale gitmez ve gerçek tanrısına dua etmek için evinde saklanır. bulunduğunda genç ve bakire effie sayısız işkenceden geçirilir; bıçakların etine saplanmasını sağlayan bir mekanizmaya bağlanır, ateş fırınlarına atılır ve tahayyül edemeyeceğimiz başka şeyler ama her defasında tanrısı ona yardım eder. en son effie vahşi hayvanlarla, ayılar ve aslanlarla, dolu bir arenaya atılır. parçalanarak ölmesine kesin gözüyle bakılan effie’ye arenada serbestçe dolaşan hayvanların hiç biri zarar vermez. ancak tanrı effie’nin kendisini yanına alması için yakarışlarına sağır kalamaz. en sonunda aslanların en vahşisi effie’nin bacağına minicik bir sıyrık atar ve effie oracıkta ölüp göğe yükselir. onu kadıköy’e gömerler ve hatta sonra hristiyanlık alemi en önemli toplantısını, kadıköy konsili‘ni onun gömülü olduğu yerde yapar. yani demek istediğim kadıköy öyle anlar yaşatır ki insana en vahşi aslanla karşılaşmış olsan bile sana atacağı yalnızca küçük bir sıyrıktır. aynı zamanda kadıköy’de yaşamına atılmış minicik sıyrıklar yok olma nedenin olabilir. çok düşünmeye gerek yok. zaten rasyonel olanı bir kenara bırakıp başlamıştık kadıköy’e gelmeye; mitten ve dinden geçerek. işte ben her zamanki gibi yine öyle geliyorum. birazdan, hemen.   

14-
kitap okunacak mekanlar, biraz nostaljik sokaklar, beş dakikalık mesafeyle deniz kokusu, deniz manzarası, moda çay bahçelerinde manzara eşliğinde kahve içmek sonrasında meşhur dondurmacıdan dondurmayı aldıktan sonra rex sinemasına gidip film izlemek, (oraya gidene kadar dondurma bitmiş oluyor) tiyatro salonları,(hem özel hem devlet) yoğurtçu parkında sevgiliye şiir okumak……daha çok söylenecek şey var aslında…kadıköy sevilmez mi be!

15-
öve öve bitiremeyen sözlükçülerin sayesinde sanal bir alemde yaşadığımı öğrendiğim istanbul ilçesi lakin o ilçe merkezdeki trafiğe kapalı iki sokaktan ibaret değil maalesef ve gittikçe kan kaybediyor.

benim gördüğüm hafriyat kamyonlarıyla dolu sokaklar, yıllardır ellenmeyen çökmüş kaldırımlar, okulların açılmasıyla birlikte inanılmaz biçimde artan trafik sorunu, otopark sorunu, otobüslerin ve dolmuşların duraklarının rezilliği vs. giderilirse müthiş bir çekim merkezi olabilir, evet…son not: bir de yeni yapılan devasa binaların yeni sahipleri sayesinde demografik ve sosyo-kültürel yapısı da hızla değişiyor ve daha da değişecek, iyimserler onu da dikkate alsınlar.

 

16-
şurası bir gerçek ki “hoşgörü”den en çok bahsedenler sözde dindarlar, ona en çok sahip olanlar ise seküler insanlar.

plajda, sokakta, parkta, çarşıda… kıyafet ve yemek üzerinden barbarlaşmıyorsan medeni oluyorsun. kadıköy ve benzeri semtleri diğerlerinden ayıran budur. buralarda özgürlüğü solur, medeniyetin tadını alırsınız.

dindarlar kırk yıllık hoşgörü muhabbetinin içini samimi bir şekilde doldurmak istiyorsa farklı hayat tarzlarına saygı konusunda, kendilerini sekülerlerlerin yapması gerektiğinden daha çok geliştirmeli. 

17-
beşiktaş iskelesinin orada iki yıl önce arkadaşımla oturduğum kaldırıma oturdum dün iş çıkışı. akşam vapurlarını izledim onunla izler gibi. insan kalabalığını. yazın belki de son sıcak esintili akşam üstünde oturmuştuk aynı yere.

öldüğünü bilmek ama onu bu şehirle ve bu ilçeyle bu denli canlı kanlı hissedebilmek beni heyecanlandırdı tekrar. aydınlığa olan direncim ve inancım bu heyecanla şehrin bütün camlarına vurarak, kendi iç yalnızlığında çırpınan insanların gözlerinde birer damlaya dönüştü. o akşam bu insanlarla beraber umut dolu rüyalarda gülümsedik kadıköy sokaklarına.

18-
ilk ağladığım beşik ve gülümsememi en çok gören köyüm.

ayrılırken vedalaştığım, vardığımda kavuştuğum mahallem.
babamın gençliği, uzun saçlarını görmüş şanslı sokaklarım.
ilk gezdiğim camii ve kiliseyi barındıran kutsalım.
anne sütü gibi sevdiğim mabedim, gol sevincim, kaybetme hüznüm.
vapurların yaklaşmayı en çok sevdiği liman.
haydarpaşa’nın beşik kertmesi, ilk ve tek aşkı.
aradığım her kitabı bulduğum sahafım.
ilk sevgiliyle izlediğim manzaram.
ilk balığımı yediren denizim.
çocukluğum.
evim.
ve yakında yeniden kesin dönüş yapacağım… 

19-
avrupa yakasından motorla ya da vapurla kadıköye geliyorsanız ( özellikle daha önce kadıköyü hiç bilmeyenler için) iskeleye yanaştığınızda gayet vasat bir ilçeye geldiğinizi düşünürsünüz. daha vapur veya motor iskeleye yanaşmadan denizden gelen koku sizi rahatsız eder. vapurdan inip yürümeye başladığınızda bu seferde otobüslerin çıkardığı pis kokular insana rahatsızlık verir.

daha sonra ışıklardan karşıya geçersiniz. kadıköy çarşısına geldiğinizde buranın o kadar da kötü bir yer olmadığını düşünürsünüz. hemen her istediğinizi bulabileceğiniz cıvıl cıvıl bir mekan çıkar karşınıza.

bahariye caddesine geldiğinizde, kadıköy’ün istanbul’un çoğu ilçesinden daha güzel olduğuna kanaat getirirsiniz. bahariye’den dümdüz yukarı doğru devam edip moda’ya geldiğinizde ise, kendinizi şehrin gürültüsünden, kalabalığından arınmış sessiz sakin, huzur dolu bir semtte bulursunuz. işte o zaman istanbul’un en güzel ilçesinde olduğunuzu anlarsınız.

en başta saydığım eksikliklerine rağmen, içinde barındırdığı farklılıklarla kadıköy yaşamak için en ideal yerlerden biridir.

doğduğum, büyüdüğüm ve şartlar uygun olursa ölene kadar tüm hayatımı geçirmek istediğim memleketimdir.   

20-
ızmir hayrani biri olarak,istanbula ne zaman gitsem kendimi izmirde gibi hissederim kadikoy sokaklarinda..

ıkisi de bambaska yerler ama cok benzetiyorum ve o hissi yasiyorum,mutlu oluyorum her defasinda.insanlari,eglence yerleri,kadikoyun kulturu,insalarinun dusunce ve anlayislari..nedense hep izmiri hatirlatiyor.

tanimi da yapip daha da fazla her iki yere de ozlemi arttirmadan kacalim en iyisi:)

turkiyenin en guzel semtlerinden birisi.seviyoruz kadikoyu.sevin,sevdirin ve guzel bakin bu guzel semte. 

Kaynak: ekşisözlük

Bir Cevap Yazın